Latest Tweets:

çocuk

çocuk / (Berkin’e…)

bir ışık düşerdi gözlerine
sen gülünce.
her an yaşamak gibi hür
hayallerin kadar yüce.
her şey fazlaydı
herkes kendince haklıydı
yine bu hikayede.
kimse seni anlamadı
bu masal da
sahipsiz kaldı.
bir yaprak daha kopup
düştü yere ömrümüzden
neden düştün yollara, 
çocuk?

bir kere okşayamadan saçını
daha kucaklayamadan
doyamadım oysa seni öpmeye. 
bu nedensiz gidişin
bir tokat gibi
şimdi vurur gecenin rengine,
bu rüzgarın şiddeti 
neden dinmek bilmez 
hala yüreğimde.
hatırla, kıyamazdı annen
sakınırdı seni gözünden
sarıp sarmalardı özenle.
şimdi kaç can dayanır ardından, 
çocuk?

insanlığın gözüne kan oturmuş,
herkesin ekmek kavgasında
senin payında hor görülmüş,
olanla ölümün çaresine
bakmak için hesap tutulmuş,
kaç gün kaç gece
haykırıp durulmuş:
"kırmayın dallarını
çalmayın çocukluğunu
diri diri gömmeyin nefesini…”
ne dediysek,
dinletemedik…
şimdi sende mi bize küstün?
ne oldu da vazgeçtin,
bu mücadeleden?
neden bizi eksik koyup gittin, 
çocuk?

gökyüzünden dökülen yaşlar
biraz benden.
bu düşen ateş,
bir bilsen tek yürekten.
gün gelecek,
ormanlar yeşerecek,
seninde gözlerin 
tekrar gülümseyecek,
insanlık
bu acının da 
üstesinden gelecek.
sen şimdi rahat uyu, 
çocuk…

Onur Altunbüken / Mart 2014

Üretirken doğum sancısı çeken bizlere küçük bir tüyo…

Uzun zamandır ağız tadıyla şarkı üretemiyorum diyordum. Sokaklar fazla kalabalık, insanlar fazla konuşup yoruyor her şeyi diye düşünüyordum. En son bestelediğim şarkı beynimde, zikrimde, dudaklarımda. Bir aşk hikayesinden fena hasar alan arkadaşıma yazdığım bu şarkıyı kaç yüz kere söylediğimi bende hatırlamıyorum. Şarkıyı çok mu sevdim yoksa gereğinden fazla benimsedim belli değil. Kelimelerle melodilerle bir türlü buluşup kafa kafaya verememekle yoruyordum kendimi.

***

Güzel boğuşmalarla zaman akarken, neredeyse bundan 10 gün önce Nil’in köşe yazısını kesip bir kenara bırakmıştım.

"Şarkı yazmak ıssız ve yalnız bir şey"…

Hem merak edip, hem cümleleri okuyamamak nedir? Bence bilirsiniz. Demlenmesini beklediğim bu yazı, sabah elime düşüverdi. Bugün, Nil’in samimiyetle duygularını paylaştığı köşe yazısını tekrardan sakin kafayla okudum. Sanki benim hissettiklerimi nasıl da güzel dile getirmiş, ‘helal sana’, demekten alıkoyamadım kendimi.

***

"Bu bizimkisi yalnız iş. Yapayalnız, gitarda akorlar basıyorsun. Tek başına bir odada, bir kağıda o kadar da iyi olmayan cümleler yazıyorsun. Sanki yardım çağırır gibi çıkarttığın sesler, bir odanın duvarlarında yankılanıyor. Bir koca boşluk seni tekrarlıyor…"

***

"Beğenmiyorsun yüzde doksan. Yüzde doksan kendini beğenmediğin, yazdığını beğenmediğin, duyduğunu beğenmediğin bir yerde hapsoluyorsun. Bu sefer olmayacak diyorsun…"

***

"Şımarmak şart, bir şeyi sıfırdan yapmak için. Çünkü şımarmazsan, cesaret edemiyorsun. Adabınla şarkı yazılmıyor. Kendi ağzından çıkan şeylere inanamaman lazım. Öyle zamanlar güzel şarkı çıkıyor. Neyse…"

***

" Şarkı dediğin başka bir şey. İçindeki derin sulardan gelecek. Hesap kitap kaygıdan uzak olacak. Birileri sevsin diye doğurmayacaksın. Bir şeyi müzikle anlatamazsan, ölecekmişsin gibi geldiğinden yazacaksın…"

***

Ne güzel anlatmış Nil; özellikle de şarkı yapan insanların ruh halini, o doğum sancısını ve çektiği hatta kendine çektirdiği o üretim sürecindeki gelgitleri. Bu kadın nasıl bu kadar jingle yapıyor, film müzikleri ona paslanıyor, akılda kalıcı nakaratlar yapıp kendini insanlara sevdiriyor diyordum. Üreten bir insan olarak sizlere bir şey söyleyeyim mi? Bu kadın gerçekten müziğe tutkuyla bağlı ve nefes almak, su içmek, yemek yemek, yaşamak gibi, hatta varlığını benliğini tekrardan gerçekleştirmek adına müziğine kafa yoruyor. İyi ki de yapıyor; çünkü bu diplerde, uçlarda yaşadığı duygularını bu kadar samimiyetle anlatmasının imkanı yoktu.

***

Ve üreten insanların söylemeye korktuğunun aksine “…Uzun zamandır yazdığım ilk şarkı. Genelde albüm çıkarıp tembel tembel iki yıl ilham, gözlem, olay, duygu, rüya, sesler, sezgiler, laflar, dedikodular, minik kayıtlar, sayıklamalar filan biriktirip onlardan yıldız yapmaya çalışırım.” diyecek kadar da dürüst bir kadın.

***

Hemen sonrasında kendi köşe yazısında bizlerle o tıslımlı tüyoyu paylaşıyor, Nil.

"Formülün aslı Benjamin Franklin’in. Sabahları erken ama çok erken uyanınca, henüz rem uykumuzdan tam uyanmamış haldeyken, beyin yaratıcılığa, yeni fikirlere acayip açık oluyormuş. Bu henüz uyanmadığımız anlara ‘hypnopompic dönem" deniliyor. Sağ lobumuzda rüyalardan kalma saçma bağlantılar hala devam ediyor. Uykudan uyanınca beyin bütün bağlantılara açık oluyor…"

***

"Öyleymiş. Akıldan sansürsüz dökülen bir şelale var sabahları. Ve biz onu kaçırıyoruz çoğu zaman. Üretmek yerine, kalkıp sabah ritüellerini yaptığımızdan. Sabahları iki saat daha erken uyanıp bakın, göreceksiniz…."

***

İnsan beyni, bizim tahminimizden çok daha fazla ciddiye alınacak bir konu. Nedense son günlerde hep beyin dalgaları ve beynin çalışma mekanizması hakkında sohbet ve yazılar önüme düşüyor. Hatta pazartesi günü seansına gittiğim Hara’da; beynin beta ve alfa dalgalarından, sağ beyin ve sol beynin nasıl çalıştığından uzun uzun bahsetti. Beynimizi, kendi beden mekanizmamızı, ruhsal dinamiğimizi çözersek hem çok daha sağlıklı ve mutlu, hemde bol üretken bir yaşam sürebiliriz.

***

Sizlerle paylaştığım bu yazı biraz Nil’den alıntılarla boğuldu. Ama göz önünde üreten insanların da ne kadar bizden olduğunu ve geçirdiği sancılı süreçlerin olağan olduğunu vurgulamak istedim. Ayrıca bu ‘hypnopompic dönem’ de biz üretmek için doğmuş insanlara şahane bir tüyo olabileceğini düşündüğümden diye sizlerle paylaşmak istedim. 

***

Sabahları erken kalkalım. Kalkamasakta, üretimin gerçekleşeceğine inanalım. Güne dinç başlayalım. Kendimizi gerçekleştirelim. Şahane şeyler üretelim….

mutlu olmanın küçük formülleri…

Öğlen yemeğimi yerken, gözüm dergideki yazıya takıldı. 10 adımda mutlu olmanın yolu diye maddeler sıralamış. Özellikle büyük şehirlerde yaşayan bizler her şeyden az buçuk haberdarız. Her zamanki mutluluk adımlarını ve değinilen satır aralarını biliriz. Ama açıkçası bu 10 madde benim çok hoşuma gitti ve paylaşmak istedim. Çünkü çok anlaşılır ve net bir şekilde maddelerle özetlemişler. Maddelerin içeriğini okumak için Cosmopolitan dergisine göz atmanız  ya da internetten araştırıp okumanız yeterli.

***

1. Sorunlarınızdan kaçmayın.

2. Yalan söylemeyin.

3. Kıyaslamayın.

4. Gelecek için yaşamayı bırakın.

5. Haksız olmaya hakkınız var.

6. Şimdinin keyfini çıkartın.

7. İşinizi hemen yapın.

8. Kimseyi suçlamayın.

9. Beklentileriniz yüksek olmasın. 

10. Ertelemekten vazgeçmelisiniz.

***

Bu maddelerden bir ya da birçoğunu uygulama geçiremiyor olabilirsiniz. Bende arada çuvallıyorum. Stres yapmaya gerek yok. Farkındalık, bilinç atlamaktır. İnsan bilinç atladıkça bu maddeleri değişime izin verir, arayı sıcak tutar yaşamakla. Bence mutlu olmak için kendimize karşı dürüst davranıp, bu maddeleri ne kadar uygulayıp ya da ters düştüğümüzü hesaplamalıyız. Ona göre yola çıkmalıyız.

***

11. Koşulsuz inanın ve teslim olun.

12. Razı olun. Sevmek, razı olmaktan doğar.

13. Kaliteli yaşayın (beslenme, sağlık, uyku, kişisel gelişim…)

14. Gün içinde 5 dakika soyutlanın.

15. Mutlaka kendinize nefes alacağınız özgür alanlar yaratın.

10 adımda mutlu olmanın yoluna, ben kendim bu 5 maddeyi ilave ediyorum. Bzen yoldan sapıyoruz. Bütün bunlar çok insani. Mühim olan tekrar bu bilincin içine sıkıntı yaşamadan geri dönmek ve uygulamaya kaldığımız yerden devam etme önemli.

***

Zor gözükebilir gözünüze. Hiçbir önemi yok. Çünkü kendimiz için harcağımız zaman her şeye değer. Sadece biraz çaba gerek. Bir de bilinçli ya da bilinçsiz kendimizi yargılamamayı öğrenmeliyiz. Bu konuda benimde sıkı çalışmam ve bilincimi değiştirmem gerekiyor!

***

İnanın enerjimiz değişiyor, gerçek doğamızın farkına varıyoruz.

Daha yolun başındayız.

Gülümsemeyi ihmal etmeyelim.

Mutlu olacağınız bir hafta geçirin…

*1

yağmurlar yağsın…

Uzun zamandır bu şehre yağmur uğramıyor.

Güneş aydınlık yüzünü gösterse de; havada bir tuhaflık var.

Hastalık havası desem değil,

bahar havası desen hiç inandırıcı gelmiyor!

Sanki yağmur gözünü, yüzünü dökmemeye yemin etti.

***

Haberlerde uyarılar ardı ardına sıralanıyor.

Barajlarda sular az.

Küresel ısınma korkulu rüyamız haline geliyor.

İnsanlar doğaya gereken özeni göstermiyor.

Dünya’nın bir tarafında hava sıcaklığı 45 dereceyi gösteriyor.

Diğer tarafta sel baskınları insanlarının canını alıyor.

Ocak ayında olmamıza rağmen, yağmur bu şehre uğramıyor.

***

Son günlerde dikkatimi çeken grip ve hastalıklar kol geziyor meydanlarda.

İnsanlarda tuhaf bir kuşku, “bu havalar hayra alamet değil”.

Cuma namazlarında yağmur duası yapılıyor toplu halde.

Metropol insanı, cumartesi ve pazarı yağışsız geçirmek için canla başla enerji yolluyor ve ne kadar şanslı olduklarını düşünüyor.

Türkiye’de tarımı ciddi anlamda bitirseler de; ekinler başaklar boy versin, bu sene onca emekle beraber hasatlar bereketli geçsin diye yağmura el açılıyor.

***

Küresel ısınma kapıda değil; kucağımızda patlamaya hazır bomba. 

İnsanlar içten içe kafalarında kuruyor; “bu sıcaklar hayra alamet değil!”, “yaşadığımız bu yerküre nereye doğru gidiyor?”, “biz insanlar olarak ne yapacağız?”, “kuzey ülkelerine mi taşınsak?”, “krediye başvurup marstan arsa mı alsak?”, “aman kafana takma! biz ölene kadar bir şey olmaz”…

Hepimiz haklıyız, hatalıyız ayrımlarına girmeyeceğim.

"İçinde bulunduğumuz sistemin parçalarıyız" sözü bence hepimiz adına ağır.

Peki ne yapmalıyız?

Farkında olmalıyız.

Okumalıyız. Araştırmalıyız. 

Birey olarak kafa yormalı, üstümüze düşeni yapmalıyız.

***

Makalelerden örneklendirmeler paylaşmıyorum.

Küresel ısınmanın nedenleri ve önlemleri hakkında her kafadan bir ses yükseliyor.

Ama 2100 yılında dünyanın hali ortada.

Durum hiç iç açıcı değil.

Oranlar ve sıcaklık değerleri çarşaf çarşaf basında dile getiriliyor.

Kim doğru söylüyor ya da hangi araştırmalar gerçeği yansıtıyor belli değil. Aynı zamanda inandırıcı da gelmiyor.

Tek doğru:

yarın sabah uyanıp pencereden dışarı baktığımızda; Ocak ayında olması gereken normal hava şartlarının aksine, hala yalancı güneşin bizlere gülümsüyor olması…

***

Hep insanlar haklı değil.

Doğa da haklı ve yaşama sevinci elinden alınsın istemiyor.

Değişime ayak uyduramıyor, yerküre.

Bu insanoğluyla artık baş edemiyor.

Ne yapsa haklı kendince ama bizleri zor günler bekliyor.

Şimdiden barajlarda su sıkıntısına dikkat çekiliyorsa, ne gibi çetin sorunlarla yüzyüze gelebileceğimizi az çok tahmin ediyorum.

Topraklar kurak; ekinlerin, başakların boynu bükük.

Artık tadı da yok çilseleyen yağmurun. Eski şarkılar gibi, zamanla yağmur altında yürümeyi de özleyeceğiz. Hiç aklımıza gelir miydi?

Yağmur yağsın artık bu şehirde,

Tutmasın içinde bereketini.

Arındırsın şöyle bir ortalığı, bizleri, yüreklerimizi.

Hava bedava, su bedava, güneş bedava.

Perşembe sağanak yağış geliyor deseler de; sözde kalmasın yağmur yağmurlar yağsın…

bilir misin?

 

bir ormanda

kaybolmak nedir,

bilir misin?

yaşadığın

bu dünyaya

suçlu gözlerle bakmak;

her şeyden

sıyrılmış

ama kendi içinde

sıkışmış

nice insanların

beklentileri,

imrenmeleri,

bazen de

çareleri olmak için

bir çoğumuz adına

yaşamak demek

bilirim.

gözünün

yeşile alışması nedir,

bilir misin?

birbirinden farklı

dokularda

kendini, bedenini

tüm hücrelerini

tanımak;

her çırpınışında

kendi tazeliğini

hatta

eşsiz kokunu

salmak yerine

korkulara

yenik düşen

ve sonra

pişmanlıktan

kendini

yavaş yavaş

zehirleyerek

yeniden

ağır nefisler

tatmak demek

bilirim.

peki

bir çınar olmak

nedir, bilir misin?

nedensizce

kimsenin sebep sormadığı

ve soramayacağı

her şeyin toplamı;

can içinde can

taşımanın

kefaretiyle

hayata karışmaya

karşı

geliştirdiğin

savunmasızlığını

geri isteyerek

gözaltında biriken

duyguları

gözyaşlarınla

tartmak demek

bilirim.

evet

bilirim

herkes gibi

deniz kenarında

olmayı;

başım sıkıştığında

yüreğim daraldığında

hatta şu anda

maviliğin

içime karıştığı

sulara

elimi yavaşça daldırarak

ve bütün olağanlığıyla

serinliğin

bedenimde bıraktığı

etkiyi

zihnimin kıvrımlarında

can bularak

yaşamayı.

ah o yaşamak

yaşamak

yaşamak

kendimi yaşamak,

adam gibi

yaşamak

nedir?

bilirim.

belli ki her şeyi

bilmek

isterim

Hayat, iki yüzlü bir ayna.
Aydınlıklar ve karanlıklar.
Hepsini içinde barındırır özenle.
Nereden bakıldığına göre değişir, aynanın arka yüzü.
Gerçeklik tekelinde çoğuldur, efsunludur.
Unutma ki; hepsi bizde, sende, bende.
Hayat koca bir ömür gibi gözükse de gözümüze, anda aşka tutulmaktan ibarettir sadece…

Ocak ‘14

*1

tanık yok

-          tanık yok –

tanık yok

her şeyden çok

okurum adını

en başından

hece hece.

kararan

bir düşten öte,

çarpılırım gözlerine

ve bulurum izini

yavaş yavaş

sökülürüm

özenle

tüm bedenimden

belli belirsiz,

ta orada

en saklı yerde.

düşmüşken ellerinden

tutulmak aşka

bir hare gibi

aydınlanmakla eş

doğan her günde.

kim çözebilir

bu tok düğümleri

dört nala koşarak

hatta inanarak

her şeye,

ölümüne.

unutmak kadar kolay

ve kırılgan şu halim

sebep sen iken

sebepsizlikten

yine sensiz

gözlerimi yummak

belki de,

tek çare.

tanık yok

oysa bilen çok

tek itiraf edemeyen

yine biziz

bu seferde.

Onur ALTUNBÜKEN / 03 Ocak ‘14

"Düşünsel dünyanın yayılımınca kapatırsın kendini sonsuzluğuna…..
Melodiyi duyamıyor isen ritme nasıl uyumlanacaksın…”

C. Arjin

2014’te her şey yolunda, “ol iz vel”…

Lafa nasıl giriş yapacağımı açıkçası bilmiyorum; çünkü “yepyeni bir yıla girdik, 2013 şöyleydi, bunlar oldu, hem sevindik, hem ağladık, yaşasınlar, vah vahlar…” gibi yakınma seansları için uzun uzun laf kalabalığı yapmaya hiç niyetim yok!

***

Ama 2013’ü özetlemem gerekirse; “boyut atlama ve değişimlere ayak uydumak” için hepimiz de (hem bireysel, hem toplumsal olarak) ciddi kırılmalar oldu.

***

Hatta Asya’yı Avrupa’ya bağlayan Türkiye’de neden aylar öncesinde toplumsal hareketlenmeler yaşandı sizce? Neden eski boyutta kalan ve kendi içinde kırılmalar yaşayamayan insanlarla; yeni düzleme geçmek isteyen ve kendi içindeki değişime izin veren insanlar arasında ciddi çatışmalara tanık olduk dersiniz? Ya da bu ülkede hatta İstanbul’da yaşayıp bütün olup bitene şahitlik ediyor olmamız sizce tesadüf mü?

Hiç bunları dert etmeyin.

Bu farkındalığı anlayın, benimseyin, tadını çıkarın, her şey yolunda!

***

Sakin olun; çünkü bu yıl sakin olma, sessiz olmayı, kendimizi hatta yüreğimizi dinlemeyi, değişime ayak uydurmayı, kendimizi yavaş yavaş harekete geçirmeyi, yeni düzleme alışmayı ve böylece her şeyle uyum içinde olmaya devam ederken “an”ı daha çok yaşamayı deneyimleyeceğiz.

Zorlanacağımız yerler mutlaka gene olacak ama

Her şey yolunda olacak bu sene…

***

Artık korku düzleminden çıktık.

O halde size önerim bu hafta bitmeden kendinize zaman yaratın.

Bahaneleri bırakın ve boşa harcadığınız zamandan kendinize bir saat çalın. Söz aramızda sır olarak kalacak…

***

Sadece siz olun, o ortamda. 2013’ü değerlendirin, yüreğinizi dinleyin, şöyle bir olup bitenlerden kendini soyutlayın, kendinizi sevdiğinizi söyleyin, hatta elinize kalem kağıt alıp bu sene gerçekleştirmek istediğiniz şeyleri yazın - karalayın - çizin. Duvarda en sevdiğiniz köşeye asın. İzleyin. Hayaller kurun. Hayallerinizi canlandırın. Bunları gerçekleştirmek için küçük hedefler koyun. Bu esnada en sevdiğiniz şarkıları açın. O coşkuyla dans edin. Kısacası hırpalamadan, yargılamadan kendinizi keşfedin…

***

Kendinizi bulmak için kapı kapı gezmenize, hoca ve seans ortamlarında zaman çürüterek insanlardan medet ummanıza gerek yok. Tabiki de insanlar kendi yolculuklarını deneyimlemek için mutlaka yol gösteren birileriyle, inandıkları felsefelerle, dinlerle, enerjilerle, yaradanla, hatta günümüzdeki başka öğretilerle içli dışlı olmasında hiçbir sakınca yok. Hatta bence bütün var olan bu kanallardan beslenmek, insandaki değişimi hızlandırır. Ama dışarıda ya da başkalarında hep bir şeyler aramak yerine; kendi içinize dönmemiz varken ve içimizdeki enerjiyi ortaya çıkarmak için çaba harcamak varken neden başka insanlardan medet umalım?

***

Her şeyi söylemek çok kolay, dediğinizi duyuyorum.

Hatta bazen iç sesim kendimle bu konuda çatıştığımı da söylüyor.

Biliyorum eyleme dönüştürmek zor.

Eski alışkanlıklarımızı ya da kabuğumuzu kırmakta zor geliyor.

Belki sabırdan çok, inanmak gerekiyor.

Ama bütün bu yaşadıklarımız doğal bir süreç.

Endişelenmemize gerek yok. 

Belki bazı durumlarda sizlerden çok daha derin yaşıyorum bu süreçleri.

Çünkü değişim gerçekleştikçe ruhumuzda, zihnimizde, bedenimizde, duruşumuzda, düşüncelerimizde, kendimizi ifade edişlerimizde, eski korkularımızda, yeni cesaretlerimizde hiçbir zaman geride bıraktığımız “an”daki gibi olmayacağız.

İşte bu nedenden her şey yolunda.

Hatta bu nedenlerden ötürü, sakin olmayı ve kendi içimizdeki bilge yanımızda tanışmaya başlayacağımızı bu sene hissediyorum.

Değişim bir son demek değildir. Bize öğretilen dogmalarda asla kanun değildir. Sonsuzlukluktur, boşluktur, yokluktur, var olmaktır, belki de tarif edemediğim bütün duyguların hepsidir, değişim…

***

Biraz önce “3 aptal/3 Idiots” filmini izledim.

Yeni yıla girdiğimiz bu ilk günde bence izlenmesi, daha önce izlemiş olanların tekrardan izlemesi gerektiğine inandığım bir film.

Yaşamın her anında farkındalığı o kadar net ve anlaşılır işlenmiş ki; filmin sonunda “her şey yolunda ya da ol iz vel” demek geliyor içinizden.

Şahane bir yıl geçirmemizi diliyorum.

Her şey yolunda, sakin ve dingin olalım…

ARTER’de ‘Bahane’ nefes alma alanı…

Bazen es vermek istiyor insan, İstanbul’a karışıp kendini unutmak. Hatta boğazda çay yudumladıktan sonra, Galata kulesine tırmanıp İstanbul’un çarpık yüzünün ardında güzelliğe doyurmak istiyor ruhunu. Sonra tabana kuvvet Galata’nın müzik taşan dükkanlarında nefes alırken, ara sokaklarda nefes vermenin tadıyla ‘gerçek’ tekrardan hissediliyor.

***

Bütün bu keyifleri sürmemin ardından bir anda, ARTER’in önüne düştüm. Yeni sergiler gelmiş bile, 15 kasımda. Ayağımı sakatlanıp, işlere koyulmaktan Beyoğlu’ndan ve sergilerden geri kaldığımı farkettim. ARTER’e daldım ve böylece İstiklal’in gürültüsünden soyutlandım.

*** 

Giriş katında Aslı Çavuşoğlu ‘Taşlar Konuşuyor’, birinci katta Fatma Bucak ‘Düşüşe Dair Bir Başka Hikaye Daha’, ikinci katta ‘Bahane’, üçüncü katta ise ‘Cage / Ryoanji’ sergisi yer alıyor; 12 Ocak tarihine kadar.

***

Ayşe Çavuşoğlu’nun; 71 adet arkeolojik eser kopyasının ‘tümlenmesiyle’ oluşturduğu objeleri; ‘Taşlar Konuşuyor’ sergisiyle sanatseverlerin beğenisine sunulmuş. Görülmesi gerektiğini düşünüyorum, bu serginin.

***

Ama esas beni tutsak eden kısım; ikinci kattaki ‘Bahane’ adını verdikleri; kişisel sergilerle kavramsal ilişkiler kurmaya dayalı bir yaklaşım geliştirdikleri bu alan oldu. Bu sergilerin uğraştığı konular, ortaya attığı sorular ve kullandığı yöntemlerden hareket ederek; mevcut bağlamı yeni sorulara açarak ve beraberce tartışmanın vesilesi olarak gördükleri ‘Bahane’ bence üreten insanların kendilerine gelme alanı olmuş bile. 

***

İstiklal Caddesi’ne bakan genişçe alanı ve turuncu yuvarlak masayı kolektif süreçlere ayırdıkları gibi, arkadaki bölümü de isteyenin yalnız kalıp kitap okuyabileceği, çalışabileceği, daha mahrem bir alan olarak tasarlamışlar. Aynı zamanda ‘seyirlik şeyler’ adı altında videolarda izlenebiliniyor. Kendini Oyna, Stüdyo No:1, Haydi Yap da Görelim, Oyun benim izlediklerim arasında yer aldı. İnternet serbest. Sınırlı bardak sayısı olsa da; çay, kahve içmek serbest. Aynı zamanda bugün katıldığım “Türkçe için yeni bir yazı sistemi geliştirmek mümkün mü?” gibi workshop’larda ücretsiz ve fikir alışverişi yapabileceğiniz türden katkı sağlayıcı. Önümüzdeki üç hafta içinde farklı workshop’lar var. ‘Bahane’ katılımcılarını bekliyor.

***

ARTER’de ‘Bahane’ sonrası keyfiniz yerinizde iken önerim, İstiklal’de yürüyüp Max’ın karşı sokağına dalmanız. Çin Büfe’ye girip karnınızı acı soslu kalamarla doyurun ve Galatasaray hamamı tarafına doğru yürüyüp Çukurcuma’dan geçerek Cihangir’e çıkın. Çukurcuma da antikacıları gezmekten yorulduysanız; Cihangir’e çıkmadan yol üstünde çok güzel küçük, hatta konsept kafelerde kahve içmenizi öneririm. Sonrasında yokuş aşağı Tophane’ye yürümek başka bir keyif…

***

Bugün her şeyi bahane ettim.

Kendime vakit ayırdım.

Sizinde kendinize vakit ayırmaktan kaçınmayacağınız bir hafta olması dileğiyle…