Latest Tweets:

"hak ve adalet" ikilisine, güvensizlik paradigması…

Seçim öncesi ve sonrası gündemin nabzını tutmaya yeltenmedim.

Çünkü Türk halkı olarak nabzımız gayet hareretli çarpıyordu.

Bu ülkede doğup, büyüyen, okuyan, askere giden, çalışan ve üreten bir genç olarak artık bıtkıntı safhasının son raddesine gelmiştim.

Galiba hepimiz yavaş yavaş kendimize gelmeye başlıyoruz.

Hayırlısı olsun.

Hiç kimseye atıp tutasım da yok; hele de bu saatten sonra.

Gündem kendi içinde çalkalansa da birileri isyanda son günlerde.

***

Gündemin başlığı; hak ve adalet ikisi.

Son dönemde bazıları haksızca yargılandığını bağırıyor gazete sayfalarında.

Gerçekten hukuk gücü, yenilginin eş zamanlı öcünü mü alıyor yoksa röportajlara konu olan bazı insanlar kendilerini aklamak için bir kaşık suda fırtına mı koparıyor?

Açıkçası “şüphe yani güvensizlik” yeni duygu paradigmamız olma yolunda ilerliyor.

***

Bir yanım diyor ki “ateş olmayan yerden duman çıkmaz”

Diğer yanım ise “bu işin arkasında ille de siyaset var”

***

Yorum yapamıyorum.

O duruma geldik.

Ama haksız olan insanlar varsa; bağırmak, çağırmak, kendilerini bütün topluma inandırmak zorunda kalmaları hiç hoş değil.

Düşünsene kusurlu insanlar olarak hepimizin hata yapma payı var. Hatanın boyutu önemsenmeden üstüne haksızca yargılanıyorsun.

Yetmiyor, bedel ödetme adı altında basbayağı linç girişimine maruz kalıyor. “Sende bize hata yaparsan seni de linç ederiz” bilinci hala eski korku sistemine hizmet ediyor.

Oysa günümüzdeki bilinçli anneler, yeni doğmuş çocuklara hata yapma izni veriyorlar…

***

Diğer yandan göz göre göre adam yetimin parasını yiyor, her türlü ahlaksızlıkla kol kola geziyor, şu hayatta kralcı olmak için pişkince çaba harcıyor.

Bu kadar insan hesap sorunca kimseden çıt çıkmıyor.

Düzenin kurulu oyununda kökten bir yanlış var.

Ama işte yineliyorum, “aklımın bir köşesi almıyor arkadaşlar”

Neden ben, sen, biz bu haksız yargının içine düşmüyoruz da; bir türlü derdini anlatamadığını iddia edenler hala toplumun önünde yargılanıyorlar?

***

Eğer itiraf etmem gerekirse her şey “şeffaflaşıyor”.

Daha da katıksız hale gelecek bütün yaptıklarımızın cevapları.

Eğer yargısız infaza maruz kaldıysan da canını hiç sıkma arkadaşım. Köşe başında da malzeme olma çünkü herkes günü gelince hak ettiğini buluyor.

"tasarım" pahalı demek değil günümüzde

Uzun zamandır birilerine hediye almakta zorlanıyordum. Ya taklit müptelasına bulaşanlarla uğraşıyoruz ya da tasarım ayağı altında müşteriye fiyat geçirenlerle. 

Denemesi bedava.

Gidin Galata tarafına ya da tasarım adı altında başka mahalle çıkmazlarına. Turistte başka, bizlere başka fiyat politikasının dalaveresi bin para! Bir de bunu okumuş, çizmiş, entel, tasarımcı, bilgili diye tabir ettiğimiz insanlar yapıyor mu?

Etiket damgasına vurulmuş insanlara aldanmayın.

***

Bir kaç ay önce girdiğim “iddia”yı kaybettim.

Hiç uzatmadan internet sitelerine göz attım.

Laf aramızda internetten alışveriş yapmaya alışkın bir adam hiç değilim. 

Artık özel tasarlanmış t-shirt’leri; kendi internet siteleri üzerinden satışa sunan markalardan, hak ettiği fiyatlara makul satın alabilme şansına sahibiz. Tasarım ve özel kart bilgisi, ücretsiz kargo, kullanışlı ve şık paketi, uygun ve kampanyalı fiyatları göz atmamız için yeterli. Hediyemi aldım. Kargo ile ayağıma kadar geldi. Memnun kaldığım için sizlerle paylaşmak istedim. Bu markalar için küçük bir araştırma yapmanız yeterli.

Çünkü hala yanlış bir bilinç var günümüzde!

***

Tasarım (hele de tekstil ürünlerinde) pahalı demek değil günümüzde,

bu bilinci beraber kıralım…

*1

babasına aşık bir adam

babasına 
aşık bir adam
bugün gözlerini yitirdi.

inci tanesi
bir düşün peşinde
sevmenin gücüne 
inanarak
kendini büyüttükçe
çocukluk yadigarı 
o yüzdüğü sular
alçakmaksızın
bir bir 
koylara çekildi

haksız bir dünyaya
karşıt bir güç
geliştirmişcesine
babasına
ablasına
doğduğu
ve hatta yaşadığı
koca şehirlere
bütün insanlığa
alına moruna
yoluna
ne de kendine
eğilmedi

ama bugün
bir kez daha 
yenildi

çünkü o 
babasına
aşık bir adam
adam olmanın 
ne demek olduğunu
daha bilmediği bir anda
kıskıvrak
sıcacık bir kucaktan
amansız düşüşün 
şaşkınlığında
adam olmanın
biçimsiz 
kemiksiz kollarıyla
burun buruna gelmeyi
bütün seviştiği adamlardan
ve bundan sonra
sevişeceği anlardan
nefret edercesine
içten içe 
gönül koymayı
yeğledi

şimdi 
babası derya

sudan düşmüş balık
hepimiz 
derya kuzusu

bir çanak
gözyaşı içinde 
kendine acıyor
günahsız

Onur Altunbüken / nisan ‘14

bensin

her halim 
halinden
seçkin
korunaksız
bir duanın
ortasında
yalpalayan
bir çocuğun 
büyüttüğü
tek dizelik
ulu orta 
meydanlarda
seni kaybetmenin
bilincine
kapılmışken
ne yapacağımı
bilemeden
dudaklarından
gözlerine uzanan
mesafenin
nefes
alış ve veriş
hizasında
saplanıp kalışın
adı gibi
keskin
bir çizgisin

tanrımın 
son sözü
sensin

ve ben
tanrıysam
eğer 
sen de bensin

Onur Altunbüken / nisan ‘14

çocuk

çocuk / (Berkin’e…)

bir ışık düşerdi gözlerine
sen gülünce.
her an yaşamak gibi hür
hayallerin kadar yüce.
her şey fazlaydı
herkes kendince haklıydı
yine bu hikayede.
kimse seni anlamadı
bu masal da
sahipsiz kaldı.
bir yaprak daha kopup
düştü yere ömrümüzden
neden düştün yollara, 
çocuk?

bir kere okşayamadan saçını
daha kucaklayamadan
doyamadım oysa seni öpmeye. 
bu nedensiz gidişin
bir tokat gibi
şimdi vurur gecenin rengine,
bu rüzgarın şiddeti 
neden dinmek bilmez 
hala yüreğimde.
hatırla, kıyamazdı annen
sakınırdı seni gözünden
sarıp sarmalardı özenle.
şimdi kaç can dayanır ardından, 
çocuk?

insanlığın gözüne kan oturmuş,
herkesin ekmek kavgasında
senin payında hor görülmüş,
olanla ölümün çaresine
bakmak için hesap tutulmuş,
kaç gün kaç gece
haykırıp durulmuş:
"kırmayın dallarını
çalmayın çocukluğunu
diri diri gömmeyin nefesini…”
ne dediysek,
dinletemedik…
şimdi sende mi bize küstün?
ne oldu da vazgeçtin,
bu mücadeleden?
neden bizi eksik koyup gittin, 
çocuk?

gökyüzünden dökülen yaşlar
biraz benden.
bu düşen ateş,
bir bilsen tek yürekten.
gün gelecek,
ormanlar yeşerecek,
seninde gözlerin 
tekrar gülümseyecek,
insanlık
bu acının da 
üstesinden gelecek.
sen şimdi rahat uyu, 
çocuk…

Onur Altunbüken / Mart 2014

Üretirken doğum sancısı çeken bizlere küçük bir tüyo…

Uzun zamandır ağız tadıyla şarkı üretemiyorum diyordum. Sokaklar fazla kalabalık, insanlar fazla konuşup yoruyor her şeyi diye düşünüyordum. En son bestelediğim şarkı beynimde, zikrimde, dudaklarımda. Bir aşk hikayesinden fena hasar alan arkadaşıma yazdığım bu şarkıyı kaç yüz kere söylediğimi bende hatırlamıyorum. Şarkıyı çok mu sevdim yoksa gereğinden fazla benimsedim belli değil. Kelimelerle melodilerle bir türlü buluşup kafa kafaya verememekle yoruyordum kendimi.

***

Güzel boğuşmalarla zaman akarken, neredeyse bundan 10 gün önce Nil’in köşe yazısını kesip bir kenara bırakmıştım.

"Şarkı yazmak ıssız ve yalnız bir şey"…

Hem merak edip, hem cümleleri okuyamamak nedir? Bence bilirsiniz. Demlenmesini beklediğim bu yazı, sabah elime düşüverdi. Bugün, Nil’in samimiyetle duygularını paylaştığı köşe yazısını tekrardan sakin kafayla okudum. Sanki benim hissettiklerimi nasıl da güzel dile getirmiş, ‘helal sana’, demekten alıkoyamadım kendimi.

***

"Bu bizimkisi yalnız iş. Yapayalnız, gitarda akorlar basıyorsun. Tek başına bir odada, bir kağıda o kadar da iyi olmayan cümleler yazıyorsun. Sanki yardım çağırır gibi çıkarttığın sesler, bir odanın duvarlarında yankılanıyor. Bir koca boşluk seni tekrarlıyor…"

***

"Beğenmiyorsun yüzde doksan. Yüzde doksan kendini beğenmediğin, yazdığını beğenmediğin, duyduğunu beğenmediğin bir yerde hapsoluyorsun. Bu sefer olmayacak diyorsun…"

***

"Şımarmak şart, bir şeyi sıfırdan yapmak için. Çünkü şımarmazsan, cesaret edemiyorsun. Adabınla şarkı yazılmıyor. Kendi ağzından çıkan şeylere inanamaman lazım. Öyle zamanlar güzel şarkı çıkıyor. Neyse…"

***

" Şarkı dediğin başka bir şey. İçindeki derin sulardan gelecek. Hesap kitap kaygıdan uzak olacak. Birileri sevsin diye doğurmayacaksın. Bir şeyi müzikle anlatamazsan, ölecekmişsin gibi geldiğinden yazacaksın…"

***

Ne güzel anlatmış Nil; özellikle de şarkı yapan insanların ruh halini, o doğum sancısını ve çektiği hatta kendine çektirdiği o üretim sürecindeki gelgitleri. Bu kadın nasıl bu kadar jingle yapıyor, film müzikleri ona paslanıyor, akılda kalıcı nakaratlar yapıp kendini insanlara sevdiriyor diyordum. Üreten bir insan olarak sizlere bir şey söyleyeyim mi? Bu kadın gerçekten müziğe tutkuyla bağlı ve nefes almak, su içmek, yemek yemek, yaşamak gibi, hatta varlığını benliğini tekrardan gerçekleştirmek adına müziğine kafa yoruyor. İyi ki de yapıyor; çünkü bu diplerde, uçlarda yaşadığı duygularını bu kadar samimiyetle anlatmasının imkanı yoktu.

***

Ve üreten insanların söylemeye korktuğunun aksine “…Uzun zamandır yazdığım ilk şarkı. Genelde albüm çıkarıp tembel tembel iki yıl ilham, gözlem, olay, duygu, rüya, sesler, sezgiler, laflar, dedikodular, minik kayıtlar, sayıklamalar filan biriktirip onlardan yıldız yapmaya çalışırım.” diyecek kadar da dürüst bir kadın.

***

Hemen sonrasında kendi köşe yazısında bizlerle o tıslımlı tüyoyu paylaşıyor, Nil.

"Formülün aslı Benjamin Franklin’in. Sabahları erken ama çok erken uyanınca, henüz rem uykumuzdan tam uyanmamış haldeyken, beyin yaratıcılığa, yeni fikirlere acayip açık oluyormuş. Bu henüz uyanmadığımız anlara ‘hypnopompic dönem" deniliyor. Sağ lobumuzda rüyalardan kalma saçma bağlantılar hala devam ediyor. Uykudan uyanınca beyin bütün bağlantılara açık oluyor…"

***

"Öyleymiş. Akıldan sansürsüz dökülen bir şelale var sabahları. Ve biz onu kaçırıyoruz çoğu zaman. Üretmek yerine, kalkıp sabah ritüellerini yaptığımızdan. Sabahları iki saat daha erken uyanıp bakın, göreceksiniz…."

***

İnsan beyni, bizim tahminimizden çok daha fazla ciddiye alınacak bir konu. Nedense son günlerde hep beyin dalgaları ve beynin çalışma mekanizması hakkında sohbet ve yazılar önüme düşüyor. Hatta pazartesi günü seansına gittiğim Hara’da; beynin beta ve alfa dalgalarından, sağ beyin ve sol beynin nasıl çalıştığından uzun uzun bahsetti. Beynimizi, kendi beden mekanizmamızı, ruhsal dinamiğimizi çözersek hem çok daha sağlıklı ve mutlu, hemde bol üretken bir yaşam sürebiliriz.

***

Sizlerle paylaştığım bu yazı biraz Nil’den alıntılarla boğuldu. Ama göz önünde üreten insanların da ne kadar bizden olduğunu ve geçirdiği sancılı süreçlerin olağan olduğunu vurgulamak istedim. Ayrıca bu ‘hypnopompic dönem’ de biz üretmek için doğmuş insanlara şahane bir tüyo olabileceğini düşündüğümden diye sizlerle paylaşmak istedim. 

***

Sabahları erken kalkalım. Kalkamasakta, üretimin gerçekleşeceğine inanalım. Güne dinç başlayalım. Kendimizi gerçekleştirelim. Şahane şeyler üretelim….

mutlu olmanın küçük formülleri…

Öğlen yemeğimi yerken, gözüm dergideki yazıya takıldı. 10 adımda mutlu olmanın yolu diye maddeler sıralamış. Özellikle büyük şehirlerde yaşayan bizler her şeyden az buçuk haberdarız. Her zamanki mutluluk adımlarını ve değinilen satır aralarını biliriz. Ama açıkçası bu 10 madde benim çok hoşuma gitti ve paylaşmak istedim. Çünkü çok anlaşılır ve net bir şekilde maddelerle özetlemişler. Maddelerin içeriğini okumak için Cosmopolitan dergisine göz atmanız  ya da internetten araştırıp okumanız yeterli.

***

1. Sorunlarınızdan kaçmayın.

2. Yalan söylemeyin.

3. Kıyaslamayın.

4. Gelecek için yaşamayı bırakın.

5. Haksız olmaya hakkınız var.

6. Şimdinin keyfini çıkartın.

7. İşinizi hemen yapın.

8. Kimseyi suçlamayın.

9. Beklentileriniz yüksek olmasın. 

10. Ertelemekten vazgeçmelisiniz.

***

Bu maddelerden bir ya da birçoğunu uygulama geçiremiyor olabilirsiniz. Bende arada çuvallıyorum. Stres yapmaya gerek yok. Farkındalık, bilinç atlamaktır. İnsan bilinç atladıkça bu maddeleri değişime izin verir, arayı sıcak tutar yaşamakla. Bence mutlu olmak için kendimize karşı dürüst davranıp, bu maddeleri ne kadar uygulayıp ya da ters düştüğümüzü hesaplamalıyız. Ona göre yola çıkmalıyız.

***

11. Koşulsuz inanın ve teslim olun.

12. Razı olun. Sevmek, razı olmaktan doğar.

13. Kaliteli yaşayın (beslenme, sağlık, uyku, kişisel gelişim…)

14. Gün içinde 5 dakika soyutlanın.

15. Mutlaka kendinize nefes alacağınız özgür alanlar yaratın.

10 adımda mutlu olmanın yoluna, ben kendim bu 5 maddeyi ilave ediyorum. Bzen yoldan sapıyoruz. Bütün bunlar çok insani. Mühim olan tekrar bu bilincin içine sıkıntı yaşamadan geri dönmek ve uygulamaya kaldığımız yerden devam etme önemli.

***

Zor gözükebilir gözünüze. Hiçbir önemi yok. Çünkü kendimiz için harcağımız zaman her şeye değer. Sadece biraz çaba gerek. Bir de bilinçli ya da bilinçsiz kendimizi yargılamamayı öğrenmeliyiz. Bu konuda benimde sıkı çalışmam ve bilincimi değiştirmem gerekiyor!

***

İnanın enerjimiz değişiyor, gerçek doğamızın farkına varıyoruz.

Daha yolun başındayız.

Gülümsemeyi ihmal etmeyelim.

Mutlu olacağınız bir hafta geçirin…

*1

yağmurlar yağsın…

Uzun zamandır bu şehre yağmur uğramıyor.

Güneş aydınlık yüzünü gösterse de; havada bir tuhaflık var.

Hastalık havası desem değil,

bahar havası desen hiç inandırıcı gelmiyor!

Sanki yağmur gözünü, yüzünü dökmemeye yemin etti.

***

Haberlerde uyarılar ardı ardına sıralanıyor.

Barajlarda sular az.

Küresel ısınma korkulu rüyamız haline geliyor.

İnsanlar doğaya gereken özeni göstermiyor.

Dünya’nın bir tarafında hava sıcaklığı 45 dereceyi gösteriyor.

Diğer tarafta sel baskınları insanlarının canını alıyor.

Ocak ayında olmamıza rağmen, yağmur bu şehre uğramıyor.

***

Son günlerde dikkatimi çeken grip ve hastalıklar kol geziyor meydanlarda.

İnsanlarda tuhaf bir kuşku, “bu havalar hayra alamet değil”.

Cuma namazlarında yağmur duası yapılıyor toplu halde.

Metropol insanı, cumartesi ve pazarı yağışsız geçirmek için canla başla enerji yolluyor ve ne kadar şanslı olduklarını düşünüyor.

Türkiye’de tarımı ciddi anlamda bitirseler de; ekinler başaklar boy versin, bu sene onca emekle beraber hasatlar bereketli geçsin diye yağmura el açılıyor.

***

Küresel ısınma kapıda değil; kucağımızda patlamaya hazır bomba. 

İnsanlar içten içe kafalarında kuruyor; “bu sıcaklar hayra alamet değil!”, “yaşadığımız bu yerküre nereye doğru gidiyor?”, “biz insanlar olarak ne yapacağız?”, “kuzey ülkelerine mi taşınsak?”, “krediye başvurup marstan arsa mı alsak?”, “aman kafana takma! biz ölene kadar bir şey olmaz”…

Hepimiz haklıyız, hatalıyız ayrımlarına girmeyeceğim.

"İçinde bulunduğumuz sistemin parçalarıyız" sözü bence hepimiz adına ağır.

Peki ne yapmalıyız?

Farkında olmalıyız.

Okumalıyız. Araştırmalıyız. 

Birey olarak kafa yormalı, üstümüze düşeni yapmalıyız.

***

Makalelerden örneklendirmeler paylaşmıyorum.

Küresel ısınmanın nedenleri ve önlemleri hakkında her kafadan bir ses yükseliyor.

Ama 2100 yılında dünyanın hali ortada.

Durum hiç iç açıcı değil.

Oranlar ve sıcaklık değerleri çarşaf çarşaf basında dile getiriliyor.

Kim doğru söylüyor ya da hangi araştırmalar gerçeği yansıtıyor belli değil. Aynı zamanda inandırıcı da gelmiyor.

Tek doğru:

yarın sabah uyanıp pencereden dışarı baktığımızda; Ocak ayında olması gereken normal hava şartlarının aksine, hala yalancı güneşin bizlere gülümsüyor olması…

***

Hep insanlar haklı değil.

Doğa da haklı ve yaşama sevinci elinden alınsın istemiyor.

Değişime ayak uyduramıyor, yerküre.

Bu insanoğluyla artık baş edemiyor.

Ne yapsa haklı kendince ama bizleri zor günler bekliyor.

Şimdiden barajlarda su sıkıntısına dikkat çekiliyorsa, ne gibi çetin sorunlarla yüzyüze gelebileceğimizi az çok tahmin ediyorum.

Topraklar kurak; ekinlerin, başakların boynu bükük.

Artık tadı da yok çilseleyen yağmurun. Eski şarkılar gibi, zamanla yağmur altında yürümeyi de özleyeceğiz. Hiç aklımıza gelir miydi?

Yağmur yağsın artık bu şehirde,

Tutmasın içinde bereketini.

Arındırsın şöyle bir ortalığı, bizleri, yüreklerimizi.

Hava bedava, su bedava, güneş bedava.

Perşembe sağanak yağış geliyor deseler de; sözde kalmasın yağmur yağmurlar yağsın…

bilir misin?

 

bir ormanda

kaybolmak nedir,

bilir misin?

yaşadığın

bu dünyaya

suçlu gözlerle bakmak;

her şeyden

sıyrılmış

ama kendi içinde

sıkışmış

nice insanların

beklentileri,

imrenmeleri,

bazen de

çareleri olmak için

bir çoğumuz adına

yaşamak demek

bilirim.

gözünün

yeşile alışması nedir,

bilir misin?

birbirinden farklı

dokularda

kendini, bedenini

tüm hücrelerini

tanımak;

her çırpınışında

kendi tazeliğini

hatta

eşsiz kokunu

salmak yerine

korkulara

yenik düşen

ve sonra

pişmanlıktan

kendini

yavaş yavaş

zehirleyerek

yeniden

ağır nefisler

tatmak demek

bilirim.

peki

bir çınar olmak

nedir, bilir misin?

nedensizce

kimsenin sebep sormadığı

ve soramayacağı

her şeyin toplamı;

can içinde can

taşımanın

kefaretiyle

hayata karışmaya

karşı

geliştirdiğin

savunmasızlığını

geri isteyerek

gözaltında biriken

duyguları

gözyaşlarınla

tartmak demek

bilirim.

evet

bilirim

herkes gibi

deniz kenarında

olmayı;

başım sıkıştığında

yüreğim daraldığında

hatta şu anda

maviliğin

içime karıştığı

sulara

elimi yavaşça daldırarak

ve bütün olağanlığıyla

serinliğin

bedenimde bıraktığı

etkiyi

zihnimin kıvrımlarında

can bularak

yaşamayı.

ah o yaşamak

yaşamak

yaşamak

kendimi yaşamak,

adam gibi

yaşamak

nedir?

bilirim.

belli ki her şeyi

bilmek

isterim

Hayat, iki yüzlü bir ayna.
Aydınlıklar ve karanlıklar.
Hepsini içinde barındırır özenle.
Nereden bakıldığına göre değişir, aynanın arka yüzü.
Gerçeklik tekelinde çoğuldur, efsunludur.
Unutma ki; hepsi bizde, sende, bende.
Hayat koca bir ömür gibi gözükse de gözümüze, anda aşka tutulmaktan ibarettir sadece…

Ocak ‘14